|
Birinci Bölüm
Vaktiyle
çok uzak diyarlardan birinde, üç kiziyla
birlikte yoksul
düsmüs bir dük yasarmis…
—Kuzgun Prens’ten.
Little Battleford, INGILTERE
Mart, 1760
Çilginca dörtnala giden bir at,
kavisli, çamurlu bir yol ve yürüyen bir kadin
bir araya geldiginde, asla hos bir son beklememelisiniz. En
iyi sartlarda bile, bu beraberlikten olumlu bir sonuç
çikmasi olasiligi son derecede düsüktür.
Ancak bu sahneye bir de, kocaman bir köpekle birlikte,
yoldan savrulmus Anna Wren’i de eklerseniz, iste o zaman
felaket kaçinilmaz olur.
Söz konusu at, yolunun üzerinde Anna’yi görünce
ani bir sekilde yan tarafa siçradi. Ona eslik eden
köpek de, atin tam burnunun dibine kosarak tepkisini
gösterdi, bunun üzerine geriledi. Saha kalkarak,
iri toynaklariyla adeta havayi tirmaladi. Ve kaçinilmaz
olarak, at sirtindaki iri yari binici de kendisini yerde buldu.
Adam, sanki gökteyken vurulmus da asagi düsmüs
bir sahin gibi Anna’nin ayaklarinin dibine düsüverdi.
Tabii bir sahininkine kiyasla biraz daha kabaca bir inisti
bu. Düserken, uzun kol ve bacaklari yanlarina açildi,
sapkasi bir tarafa, kirbaci baska tarafa gitti ve çamurdan
gölcügün içine dogru, görülmeye
deger bir sekilde sular siçratarak inis yapti. Yiginla
pis suyun etrafa fiskirmasiyla, Anna da bundan nasibini alarak,
sirilsiklam oldu.
Simdi köpek dâhil herkes sus pus olmustu.
Anna adama içinden aptal dedi, ama bunu sesli olarak
dile getirmedi. Belli bir yasa gelmis dul bir kadin, bu arada
iki ay içinde otuz bir olacakti, hak etmis olsalar
da, erkeklere böyle sifatlar yakistiramazdi. Yok, bu
kesinlikle olmazdi.
“Umarim bir yerinize bir sey olmamistir,” dedi
onun yerine. “Kalkmaniza yardimci olabilir miyim?”
Sirilsiklam haldeki adama dislerini sikarak gülümsedi.
Adamin, onun nazik yaklasimina ayni sekilde cevap vermeye
hiç niyeti yoktu. “Yolun ortasinda ne isin vardi,
seni aptal kadin?” diye bagirdi.
Erkeklerin aptalca seyler yaptiklari zaman, kendilerini önemli
göstermek için takindiklari asabi bir tavirla,
kendisini çamur deryasindan güçlükle
kurtararak, kadina karsi baskin çikmak üzere dogruldu.
Solgun, çiçek bozugu yüzünde boncuk
boncuk olmus kirli sularla, korkunç gözüküyordu.
Simsiyah kirpikler, kuzguni gözlerin etrafinda gösterisli
bir sekilde kümelenmisti, ancak adamin bu sira disi özelligi
bile burnuyla çenesinin iriligini ve ince dudaklarinin
renksizligini dengelemiyordu.
“Gerçekten çok üzgünüm,”
dedi Anna, gülümsemesini hiç bozmadan. “Eve
yürüyordum. Elbette sizin at sürerken tüm
yolu kullaniyor oldugunuzu bilseydim …”
Anlasilan adam, zaten sorusunun cevaplanmasini beklemiyordu.
Anna’yi da, açiklamasini da umursamayip savusturarak,
atina dogru yöneldi. Sapkasini ve kirbacini almadan,
tuhaf biçimde yatistirici, alçak ve tekdüze
bir sesle söverek, atina yaklasti.
O sirada köpek olan biteni izlemek için yere
oturmustu.
Siska bir doru olan atin derisinde tuhaf, açik renk
yama benzeri parçalar vardi, bunlar da onu talihsiz
bir benekli at gibi gösteriyordu. Gözlerini adama
dogru çevirdi ve yan yan giderek, birkaç adim
uzaklasti.
“Tabii ya. Memesine ilk kez dokunulmus bir bakire gibi
oynas böyle, seni kurt yenigi igrenç post yigini,”
diye mirildandi adam hayvana. “Seni bir elime geçirirsem,
hastalikli devenin oynak kiçli esegi becermesinden
dogma piç, o az gelismis boynunu sikacagim. Görürsün
sen.”
At, oksayan tondaki bariton sesi daha iyi duyabilmek için,
birbirine fazlasiyla uyumsuz duran kulaklarini döndürerek,
ileriye dogru ürkek bir adim atti. Anna hayvana acidi.
Çirkin adamin sesi, ayaginin altini gidiklayan bir
kus tüyü gibiydi: Ayni anda hem sinir bozucu, hem
de eziyet verici. Sevisirken de böyle midir acaba, diye
merak etti. Herhalde en azindan farkli kelimeler kullanirdi.
Adam, geminden yakalamak üzere, serseme dönmüs
ata yaklasti. Bir dakika daha küfürler mirildanmaya
devam ettikten sonra, kivrak bir hareketle hayvanin üstüne
atladi. Üstüne giydigi dar güderi pantolon
islaninca, ahlaksizca ortaya çikmis olan adaleli bacaklariyla
atin gövdesini sikarak, atin burnunu yola dogru çevirdi.
Sapkasiz basini Anna’ya dogru egerek, ”Iyi günler,
bayan,” dedi ve arkasina bile bakmadan atini, yaninda
kosan köpegiyle birlikte, dar yoldan asagi dogru hizla
sürdü. Bir anda gözden kaybolmustu. Hemen sonrasinda,
toynak sesleri de duyulmaz oldu.
Anna, gözlerini yere çevirdi.
Sepeti, çamurun içinde duruyordu. Sabah alisverisinde
aldigi her sey yola saçilmisti. Üzerine gelen
attan kaçarken düsürmüs olmaliydi. Simdi,
yarim düzine yumurta çamurlu suya sarilarini sizdiriyor
ve bir adet ringa baliginda, onursuzca çamurlu sulari
boylamis olmasindan dolayi, ona suçlarcasina kötü
kötü bakiyordu. Baligi yerden alarak, üstünü
eliyle temizlemeye çalisti. Ayrica, gri elbisesi, onu
sertlestiren çamurla ayni renkte olsa da, ama sefil
bir sekilde sarkmisti. Çamur yüzünden bacaklarina
yapismis haldeki eteklerini teninden ayirmak için kaldirip,
içini çekerek tekrar birakti. Yolu iki tarafina
da bakarak, kontrol etti. Tepesindeki agaçlarin çiplak
dallari rüzgârdan çitirdiyor, küçük
dar yol son derece issiz görünüyordu.
Anna, derin bir nefes alarak, Tanri’nin ve ebedi ruhun
önünde yasak kelimeyi haykirdi: “Piç!”
Sonra da nefesini tutarak, tepesine bir yildirim düsmesini
ya da daha olasi bir durum olarak, vicdan azabi duymayi bekleyerek,
nefesini tuttu. Bunlarin hiçbiri olmadi. Ancak bu sakinlikten
bile, huzursuz olmasi gerekirdi. Ne de olsa hanimefendiler,
ne derece kiskirtilmis olsalar da, erkeklere küfür
etmezlerdi.
Ve o her seyden önce saygideger bir hanimefendiydi.
Yoksa degil miydi?
Kulübesine giden yolu sürünerek tirmanirken,
Anna’nin etekleri kaskati kesilip, berbat bir hal almisti.
Yazin öndeki küçük bahçeyi dolduran
çiçekler, orayi senlendirdi, ama yilin bu zamaninda
bahçe çogunlukla balçik çamur
olurdu. Kapi, Anna daha eve varmadan açildi. Sakaklarinda
beyaz bukleler sallanan ufak tefek bir kadin, kapinin pervazindan
etrafi gözetledi.
“Ah, iste nihayet geldin.” Kadin, sosa bulanmis
tahta bir kasigi, farkinda olmadan yanagina damlalar siçratarak
salliyordu. “Fanny’le koyun güveci pisiriyorduk.
Bence artik sos yapmayi iyice ögrenmis. Bunu nasil fark
ettim biliyor musun? Sosta neredeyse hiç topak yok.”
Sonra Anna’nin kulagina bir seyler fisildamak için
öne dogru egildi. “Ama hamuru üzerinde hâlâ
çalisiyoruz. Korkarim tarifi digerlerinden biraz farkli.”
Anna, kayinvalidesine, bitkin bir halde gülümseyerek,
“Güvecin harika olacagina eminim,” dedi.
Sonra evin dar girisine adim atarak sepetini yere birakti.
Yasli kadinin gözlerinin içi gülüyordu,
ama Anna önünden geçerken birden burnunu
burusturdu. “Canim bir yerden tuhaf bir koku geliyor
ama…” Saskinliktan sesini gitgide alçaltarak,
Anna’nin basinin üstündekilere bakakaldi.
“Bu islak yapraklarin sapkanda ne isi var?”
Anna yüzünü eksiterek, kafasindakilere el
yordamiyla ulasmaya çalisti. “Maalesef yolda
küçük bir kaza geçirdim.”
“Kaza mi?” Kayinvalidesi heyecandan kasigi elinden
düsürmüstü. “Yaralandin mi peki?
Nasil olur! Elbisen de, domuz ahirinda yuvarlanip çamura
batmissin gibi duruyor.”
“Inan, bir yerime bir sey olmadi. Sadece biraz islandim
o kadar.”
“Sana hemen kuru giysiler giydirmemiz lazim canim.
Ve bir de saçin tabii…” Anne Wren, daha
fazla konusmakla vakit kaybetmeden “Fanny!” diye
bagirarak, dogruca mutfaga yöneldi. “Onu yikamamiz
gerekecek. Saçini yani. Su merdivenleri çikmana
yardim edeyim,” deyip tekrar Fanny’i çagirdi.
Ev islerinden kizarmis elleri ve tepesinde topladigi yigin
halinde, havuç rengi saçlariyla, hirpani kilikli
bir kiz hole dogru geldi. “Ne?”
Anna’nin arkasindan merdiveni çikan Anne Wren,
birden duraksayarak, tirabzana dayandi. “Daha kaç
kere sana çagirildigin zaman, ‘Evet efendim,’
demen gerektigini söyleyecegim? Eger düzgün
konusmayi beceremezsen, hiçbir zaman büyük
bir malikâneye hizmetçi olamazsin.”
Fanny, agzi yari açik bir halde, gözlerini kirpistirarak
onlara bakti.
Anne Wren içini çekerek, “Git de atese
bir kap su koy. Bayan Anna saçini yikayacak,”
dedi.
Kiz kaçarcasina mutfaga kostu. Neden sonra birden
aklina gelmis gibi, mutfaktan kafasini çikarip, “Evet
efendim,” dedi.
Dik merdivenlerin sonunda küçük bir alana
ulasiliyordu. Solda yasli kadinin odasi, sagda ise Anna’ninki
bulunuyordu. Anna, odasina girerek, dogruca tuvalet masasinin
üzerinde asili duran aynaya gitti.
Kayinvalidesi arkasinda durmus, “Bu kasaba da ne hale
geldi böyle!” diye söylenip duruyordu. “At
arabasi mi islatti seni? Bugünlerde bu posta arabacilari
çok vurdumduymaz oldular. Yolun tamami onlarinmis gibi
davraniyorlar.”
Anna, aynadaki yansimasina göz atarken cevap verdi.
“Sana tamamen katiliyorum.” Dügününden
hatira, kurutulmus elma çiçeklerinden bir süs
halkasi, aynanin üstünde asili duruyordu. “Bu
seferki tek bir atliydi.” Saçlari, siçan
yuvasina dönmüstü ve alninda hâlâ
çamur lekeleri vardi.
“Daha da kötüsü, at sirtinda gezen bu
beyler zaten,” diye homurdandi yasli kadin. “Nedendir
bilinmez, bazilari hayvanlarini kontrol edemiyorlar. Son derece
tehlikeli. Kadinlarin ve çocuklarin güvenligini
tehdit ediyorlar.”
“Hi hi.” Anna, salini çikarmak için
kimildayinca, baldirinin ön kismini karsisinda duran
sandalyeye çarpti. Sonra bir an için gözleri
küçük yatak odasina takildi. Peter’la
dört yil süren evliliklerinin tamamini burada geçirmislerdi.
Eskiden Peter’in paltosunun asili durdugu çengele,
salini ve sapkasini asti. Bir zamanlar kocasinin agir kanun
kitaplarini üzerine yigdigi iskemle, simdi yatagin yaninda
basucu sehpasi olarak kullaniliyordu. Üzerinde kocasinin
saçlarindan birkaç kizil telin bulundugu saç
firçasi bile uzun zaman önceden ortadan kaldirilmisti.
“En azindan baligi kurtarmissin.” Anne Wren hâlâ
sinirliydi. “Gerçi çamur banyosunun, baligin
tadina tat katacagini sanmiyorum.”
“Süphesiz,” diye dalgin bir halde cevap
verdi Anna. Gözleri tekrar bir zamanlar gelin basini
süsleyen, elma çiçeklerinden yapilmis halkaya
takilmisti. O da harap bir haldeydi. Dul kaldigindan bu yana
alti yil geçtigine göre, buna sasmamak gerekirdi.
“Pis kokulu sey!” diye düsündü.
Onun bahçedeki çöp yigininin arasinda olmasi
daha dogru olurdu. Bu konuyla daha sonra ilgilenmek üzere,
süsü alip bir kenara firlatti.
“Dur canim, sana yardim edeyim.” Anne Wren, elbisenin
kopçalarini asagidan baslayarak açmaya basladi.
“Bunu hemen süngerle silmemiz gerekecek. Kenarlarinda
epeyce bir çamur var. Belki uygun bir biçimde
kesip, yeni bir model verirsem …” Egilince, sesi
boguk gelmeye baslamisti. “Bak simdi model deyince aklima
ne geldi! Dantelimi tuhafiyeciye sattin mi?”
Anna, elbiseyi asagiya dogru iterek yere düsürdü
ve disina dogru bir adim atarak, elbiseden kurtuldu. “Evet
sattim. Çok begendi. Uzun süredir gördügü
en güzel dantel oldugunu söyledi.”
“Eh yani ben de neredeyse kirk yildir oya isliyorum.”
Anne Wren mütevazi görünmeye çalisarak,
bogazini temizledi ve “Peki, sana kaç para verdi?”
diye sordu.
Anna çekingen bir sekilde, “Bir silin, alti
pens,” diye cevap vererek, eski püskü bir
giysiye uzandi.
“Ama ben onu islemek için bes ayimi verdim.”
Yasli kadinin öfkeden nefesi sikismisti.
Anna, “Biliyorum,” diyerek içini çekip,
saçlarini omuzlarinda serbest birakti. “Dedigim
gibi, tuhafiyeci senin yaptigin isi gayet kaliteli buldu.
Sorun dantelin para getirmiyor olmasi.”
“O danteli bir sapkanin ya da bir elbisenin üzerine
islesin, bak nasil para getiriyor,” diye homurdandi
Anne Wren.
Anna, karsisindakinin duygularina katilan bir ifadeyle yüzünü
burusturdu. Saçagin altindaki çengelden bir
banyo bezi aldi ve iki kadin hiç konusmadan, merdivenlerden
asagi indiler.
Fanny, mutfakta bir kazan suyun üzerine egilmis vaziyetteydi.
Siyah kirislere asili, kurutulmus bitki demetleri havaya güzel
kokular yayiyorlardi. Eski tugla ocak bir duvarin tümünü
kapliyordu. Karsisinda ise arka bahçeye bakan, perdesi
açik bir pencere vardi. Lahanalar, küçücük
alanda açik yesil volanlar halinde asker gibi dizilmislerdi.
Turplarla salgamlar da bir haftadir yemeye hazir durumlardaydilar.
Anne Wren, mutfak masasina bir legen yerlestirdi. Yillarca
üzerinde yapilan günlük ovma ve firçalama
islerinden dolayi asinmis olan masa, odanin ortasindaki yerini
hâlâ gururla koruyordu. Geceleyin, küçük
hizmetçi ottan minderini yayabilsin diye, onu duvara
dayiyorlardi.
Fanny su dolu kazani getirdi. Anna legene dogru egildi ve
kayinvalidesi suyu basina dökmeye basladi. Su ilikti.
Anna saçini sabunlayarak, derin bir nefes aldi. “Korkarim
mali durumumuz için bir seyler yapmamiz gerekecek.”
“Ah, daha da tasarruflu olmamiz gerektigini söyleme
lütfen canim,” diye sizlandi Anne Wren. “Sali
ve Persembe günleri yedigimiz koyun eti disinda, taze
et almayi biraktik zaten. Ayrica ikimize yeni elbise almayali
asirlar oldu.”
Anna, kayinvalidesinin Fanny’nin bakim masraflarindan
hiç bahsetmedigini fark etti. Kiz görünüste
onlarin asçisi ve hizmetçisi olsa da, aslinda
kayinvalidesiyle kendisinin iyilikseverlik içgüdüsü
sayesinde oradaki varligini koruyordu. Fanny’nin tek
akrabasi olan büyükbabasi, on yasindayken ölmüstü.
O zamanlar kasabada kizi yoksullar evine göndermek yönünde
konusmalar olmus ve Anna buna engel olmak için müdahale
etmisti. Iste o zamandan beri Fanny, onlarla birlikte yasiyordu.
Anne Wren’in onu büyük bir evde hizmetçi
olmasi için egitip yetistirme gibi bir umudu vardi,
ama kizin su ana kadar pek bir gelisme kaydettigi söylenemezdi.
“Sen simdiye kadar yaptigimiz tasarruflarda gayet basarili
oldun,” dedi Anna saçlarini köpürtürken.
“Ama Peter’in bize biraktigi yatirimlar, eskisi
kadar iyi para getirmiyor. Gelirimiz, onun ölümünden
beri hiç sürekli azaliyor.”
“Bizi yasamimizi sürdürmemiz için
bu kadar az parayla birakip gitmesi kötü oldu,”
dedi Anne Wren.
Anna içini çekerek, “Geride bu kadar
az bir meblag birakarak, ölüp gitmeyi o da istemezdi.
Peter hummadan vefat ettiginde, henüz çok gençti.
Eminim, simdi sag olsaydi, kenarda çok parasi olurdu.”
Aslinda Peter, evliliklerinden kisa bir süre önce
babasinin ölümünün ardindan, maddi durumlarini
hayli yoluna koymustu. Yasli adam hukukçuydu, öte
yandan düsüncesizce yaptigi pek çok yatirim,
onu borç batagina itmisti. Dügün sonrasinda
Peter, borçlarini ödemek için, büyüdügü
evi satip, taze gelinini ve dul annesini yanina alarak çok
daha küçük bir eve yerlesmisti. Hastalanip,
on bes gün içinde vefat ettigi sirada, avukat
olarak çalisiyordu.
Anna’yi bu küçük evi çekip
çevirmek üzere tek basina birakarak göçüp
gitmisti. “Durula lütfen.”
Basina ve ensesine soguk sular döküldü. Kafasinda
hiç sabun kalmadigina emin olmak için kontrol
etti, sonra da saçlarini elleriyle sikarak, kalan son
sulardan da kurtuldu. Basina bir bez sararak, kafasini kaldirip
bakti. “Sanirim bir is bulmam gerekiyor.”
“Yok canim bu kesinlikle olmaz.” Anne Wren kendisini
sandalyeye külçe gibi birakti, “plof”
diye bir ses çikardi. “Hanimefendiler çalismazlar.”
Anna agzindaki kaslarin segirdigini hissetti. “Iyi
o zaman, ben bir hanimefendi olarak kalayim, ama ikimiz de
açliktan ölelim. Bunu mu tercih edersin yani?”
Anne Wren ne diyecegini bilemeyerek duraksadi.
“Bu soruyu cevaplama,” dedi Anna. “Zaten
öyle ya da böyle açliktan ölme raddesine
gelmeyiz, ama evimize biraz daha gelir saglamak için
kesinlikle bir yol bulmamiz lazim.”
“Belki ben biraz daha dantel islesem… Ya da,
ya da et yemekten tamamen vazgeçebiliriz,” dedi
kayinvalidesi biraz çilginca bir ifadeyle.
“Senin bunlari yapmak zorunda kalmani istemiyorum.
Ayrica, babam beni egitti.”
Anne Wren’in yüzü birden aydinlanmisti. “Baban
Little Battleford’un simdiye kadar gördügü
en iyi kilise papaziydi. Tanri ruhuna huzur versin. Herkesi
çocuk egitimiyle ilgili görüsleriyle aydinlatirdi.”
“Hi hi.” Anna basindaki bezi alarak, islak saçlarini
taramaya basladi. “Bana okuma-yazma ve aritmetik ögretti.
Biraz Latincem ve Yunancam bile var. Yarin mürebbiye
ya da refakatçi olarak bir is bakarim diye düsündüm.”
Anne Wren, “Yasli Bayan Lester neredeyse tamamen kör
oldu. Damadi kesin seni ona bir seyler okuman için
ise alir,” dedi ve aniden havayi koklayarak irkildi.
Anna da, kayinvalidesiyle ayni anda, etrafi saran yanik
kokusunu fark etmisti. “Fanny!”
Isverenleri arasindaki fikir alisverisini dinlemekte olan
küçük hizmetçi, aniden aci bir çiglik
atarak, ocaktaki güvece kostu. Anna yilmis bir sekilde
inledi.
Bir aksam yemegi daha yanmisti!
FELIX HOPPLE, Swartingham Kontu’nun kütüphanesine
girmeden önce, üstünü basini kontrol etmek
için bir süre durakladi. Her iki tarafinda sosise
benzeyen iki adet siki buklesi olan perugu, daha yeni, uygun
bir eflatun renginde pudralanmisti. Yasina göre oldukça
ince olan fizigi, kenarlari sariasma yapraklari ile süslü,
kahverengiye çalan koyu mor renkteki yelegi ile daha
da belirginlesiyordu. Yesil ve turuncu çizgili olan
dar pantolonuyla, gösterissiz ama yakisikliydi. Giyinme
stili kusursuzdu ve kapi önünde duraksamasini gerektirecek
hiçbir sebep yoktu.
Içini çekti. Kont, sinir bozucu bir sekilde
homurdanmaya meyilli bir adamdi. Felix, Ravenhill Abbey malikânesinin
kâhyasi olarak, son iki hafta içinde can sikici
homurdanmalara biraz fazlaca maruz kalmisti. Bu durum kendisini
seyahatnamelerde sözü edilen, her an patlamaya hazir
türden, büyük ve ugursuz volkanlarin kuytularinda
yasayan su sanssiz yerlilerden biri gibi hissetmesine yol
açmisti. Lord Swartingham’in, yillarca ortalarda
görünmeyip de, simdilerde Abbey’e yerlesmeye
karar verisine bir anlam veremiyordu, ama içinde kontun
daha çok, hem de çok uzun zaman burada kalacagina
dair bir his vardi.
Kâhya, yeleginin önünü çekistirerek
düzeltti. Konta iletecegi sorun ne kadar tatsiz olsa
da, bunun asla kendi hatasi sayilamayacagini kendisine hatirlatti.
Nihayet kendisini hazir hissederek, onaylar biçimde
kafasini sallayip, kütüphanenin kapisini çaldi.
Önce bir sessizlik oldu. Sonra içeriden kalin
ve kendinden emin bir ses gürleyerek, “Gel,”
dedi.
Kütüphane, malikânenin bati kanadindaydi
ve ikindiye yaklasan saatlerde günes, neredeyse duvarin
tamamini kaplayan, genis pencerelerden içeri süzülüyordu.
Disaridan birisi, kütüphanenin günesli ve davetkâr
bir oda oldugunu düsünebilirdi, ama günes isigi
içeri girer girmez, bir sekilde bu büyük
ve derin alanda yutuluyor ve odanin büyük bir kismina
gölgeler hâkim oluyordu. Iki kat yüksekligindeki
tavan, tümüyle karanlikti.
Kont, barok tarzinda masif bir masanin arkasinda oturuyordu.
Masa o kadar muazzamdi ki biraz daha cüssesiz bir adam
orada oturuyor olsa, cüce gibi görünürdü.
Hemen yani basinda, bir sömine alevlenmeye çalisiyor
ama bir türlü tutusamiyordu. Üzerinde benekleri
olan iri, kahverengi bir köpek, söminenin önünde
ölü gibi yayilip yatmisti. Felix ürktü.
Köpek, iyi cins bir bekçi köpegi ile belki
de bir kurt köpeginin çiftlesmesinden meydana
gelmis bir kirmaydi. Sonuçta ortaya, Felix’in
köse bucak kaçtigi, çirkin, hain bir köpek
çikmisti.
Felix bogazini temizleyerek, “Bir dakikanizi alabilir
miyim, lordum?” diye sordu.
Lord Swartingham bakislarini elindeki kâgittan kaldirarak,
“Yine ne var, Hopple? Gel içeri, gel. Ben sunu
bitirirken, otur da bekle. Bir dakika sonra seninle ilgilenecegim.”
Felix, maundan masanin önündeki koltuklardan birine
geçerek, gömülürcesine oturdu. Bir gözü
de hâlâ köpekteydi. Patronunun ruh hali hakkinda
bir ipucu yakalamak için bu ertelemeyi kullanmaya karar
verdi. Kont, önündeki kâgida kaslari çatik
bir halde bakarken, yüzündeki çiçek
bozugu izleri, ifadesini daha da çekilmez kiliyordu.
Tabii ki, bu görüntü kesin olarak kötü
bir sey oldugunu göstermezdi, çünkü
kont dogal halindeyken de asik suratli bir adamdi.
Lord Swartingham önündeki kâgidi kenara itti.
Yarim ay biçimindeki okuma gözlügünü
çikarip, cüssesini, koltugunu gicirdatarak arkaya
yaslandi. Felix, bir an kendisini koltugun yerine koyarak
irkildi.
“Evet, Hopple?”
“Lordum, anlayisla karsilayacaginizi umdugum bazi tatsiz
haberlerim var.” Karsisindakinin tepkisini tartarcasina
gülümsedi.
Kont, hiç yorum yapmadan gözlerini iri burnuna
dikti.
Felix, gömleginin kol agizlarini çekistirerek,
“Yeni sekreter, Bay Tootleham, ailesiyle ilgili acil
bir durum dolayisiyla, oldukça hizli bir sekilde istifasini
vermek zorunda kaldi.”
Parmaklariyla sandalyenin koluna tempolu bir sekilde vurmaya
baslamis olmasina ragmen, kontun yüzündeki ifade,
hâlâ en ufak bir sekilde degismemisti.
Felix daha hizli konusmaya basladi. “Öyle görünüyor
ki Bay Tootleham’in annesiyle babasi, ateslenip yataga
düsmüsler ve onun yardimina ihtiyaçlari varmis.
Terleme ve ishalle birlikte seyreden, ol-oldukça bulasici
ve ölümcül bir hastalik.”
Simdi Kont, simsiyah kaslarindan birini havaya kaldirmisti.
“-aslinda Bay Tootleham’in iki erkek kardesi,
üç kiz kardesi, yasli büyükannesi, bir
halasi ve hatta ailenin kedisi de bu salgina yakalanmislar
ve gerçekten kendilerine bakamaz haldeymisler.”
Felix, susarak konta bakti.
Ses yok.
Felix saçmalayip, abuk sabuk konusmamak için
kendine zor hakim oluyordu.
Lord Swartingham, “Kedi mi?” diyerek hafifçe
homurdandi.
Felix, cevap vermeye hazirlaniyordu ki, bu çabasi
karsisindakinin kükrercesine küfür etmeye baslamasi
yüzünden sonuçsuz kaldi. Kont, bir çömlegi
kapip, kapida duran Felix’in kafasina firlattiginda,
yeni yeni kazanmaya basladigi ustalikla, basini çabucak
egip darbeyi savusturdu. Çömlek, siddetli bir
sangirti ve düsen parçalarin çingirtisi
esliginde kapiya isabet etti. Sahibinin hirsini bu tuhaf davranislarla
çikarmasina fazlasiyla alisik görünen köpek
ise, sadece içini çekmekle yetindi.
Lord Swartingham, öfkeyle burnundan solurken, kömür
karasi gözleriyle Felix’i oldugu yere çiviledi.
“Onun yerine birisini bulduguna eminim.”
Felix aniden yakasinin daraldigi hissine kapildi ve bir parmagini
boynuyla onu bogan kumas arasina sokarak, kendisini rahatlatmaya
çalisti. “Iiii… Aslinda, Lordum, elbette
ki bü-büyük bir gayret ve özenle aramama,
hatta yakinimizdaki tüm kasabalari böyle birini
bulabilmek için taramama ragmen, maalesef…”
Yutkundu ve bütün cesaretini toplayarak, patronunun
gözlerine bakti. “Maalesef henüz yeni bir
sekreter bulamadim.”
Lord Swartingham hiç kimildamadi. “Ziraatçiler
Cemiyeti tarafindan verilen derslere ait müsveddelerimi,
dört hafta içinde temize çekebilecek bir
sekretere ihtiyacim var.” Son derece ürkütücü
bir tavirla durumu bildirmisti. “Tercihen burada iki
günden fazla kalmaya dayanabilecek birine. Derhal bulun
birini!” diye emrederek, öfkeyle masadan baska
bir kâgit alip, okumaya devam etti.
Görüsme böylece sona ermis oluyordu.
“Elbette, lordum.” Felix, ürkek bir halde
sandalyesinden neredeyse ziplayarak, kapiya dogru kaçarcasina
kostu. “Hemen aramaya baslayacagim, lordum.”
Lord Swartingham, Felix neredeyse kapiya varana kadar bekledi
ve sonra “Hopple,” diye gürledi.
Felix tam kaçacakken, elini kapi tokmagindan tekrar
geri çekti. “Evet lordum?”
“Sana ertesi sabaha kadar izin veriyorum.” Felix,
patronunun hâlâ asagiya çevrili basina
bakarak yutkundu. Boyunca pis kalan ahirlari ilk görüsünde,
herhalde Herkül de benim gibi hissetmistir, ama Herkül
yine de bu ahirlari bir günde temizleyebilmisti, diye
düsünerek “Elbette lordum,” cevabini
verdi.
BESINCI SWARTINGHAM KONTU Edward De Raaf, Kuzey Yorkshire’daki
mülkünden gelen raporu okumayi bitirip, gözlügüyle
birlikte, kâgit yigininin üzerine firlatti. Pencereden
gelen isik gitgide sönük bir hal aliyordu ve çok
yakinda tamamen gözden kaybolacakti. Koltugundan kalkarak,
pencereden disari bakmaya gitti. Köpek de kalkti, gerindi
ve eline çarparak onun yanindaki yerini aldi. Edward
da dalgin dalgin onun kulaklarini sivazladi.
Bu, birkaç ay içinde, gece karanliginda kaçip
giden ikinci sekreterdi. Disaridan birisi bu durumu duysa,
onun bir canavar oldugunu düsünebilirdi. Bu sekreterlerin
her biri erkekten çok fare gibiydi. Biraz huysuzlansa
ya da sesini yükseltse, hemen kaçip gidiveriyorlardi.
Bu sekreterlerden bir tanesinde bile, dün neredeyse ezecegi
kadinin yarisi kadar yürek olsaydi… Dudaklari segirdi.
Yolun ortasinda ne isi oldugunu sordugunda, kendisine verdigi
alayci ve etkileyici cevap dikkatinden kaçmamisti.
Hayir, bütün atesini üzerine püskürtürken
dahi, o kadin dimdik durusunu bozmadan, kendini savunmustu.
Ne yazik ki, sekreterleri ayni yürekliligi gösterememislerdi.
Karanlik pencereden öfkeyle disariya bakti. Sonra bir
baska sorun daha vardi. Burada kendisini rahatsiz ve huzursuz
hissediyordu. Çocuklugunu geçirdigi ev, hatiralarindaki
halini koruyamamisti.
Evet, artik olgun bir erkekti. Ravenhill Abbey’i son
ziyaretinde, ailesinin yasini tutan genç bir adamdi.
Aradan geçen yirmi yil boyunca, kuzeydeki mülkleri
ve Londra’daki ev arasinda amaçsizca gidip gelmisti,
ama her nedense, aradan geçen zamana karsin bu iki
yerde de kendini yuvasinda hissedememisti. Kendisini Abbey’den
tamamen uzak tutmustu, çünkü biliyordu ki
burasi, ailesinin yasadigi dönemlerdeki gibi kalamayacak,
degisecekti. Tamam, burayi biraz degismis bulacagini tahmin
ediyordu, ama ne karsilastigi bu kasvetli ortama, ne de bu
kahredici yalnizlik duygusuna hazirlikliydi. Odalarin bu bombos
hali, hafizasina yer etmis geçmise ait kahkaha seslerini
ve isigi animsatarak onunla alay ediyor, onu yenik düsürüyordu.
Hatiralarinda kalan ailesi…
Malikânenin kapilarini yeniden açmakta israrli
olusunun yegâne sebebi, yeni gelinini buraya getirmeyi
umuyor olmasiydi. Evlilik sözlesmesi görüsmelerinde
muvaffak oldugunda gelecek olan gelinini… Bu evliliginde
de baska bir yere yerlesmeyi kabul ederek, kisa süren
ilk evliligindeki hatalarini tekrarlamayacakti. Geçmiste,
genç karisinin dogup büyüdügü yer
olan Yorkshire’da kalarak, onu mutlu etmeye çalismis,
ancak bu da ise yaramamisti. Karisinin vakitsiz ölümünün
ardindan geçen yillar boyunca, aslinda onun yuvalari
olarak seçip yerlestikleri hiçbir yerde mutlu
olmayacagini anlamisti.
Edward, pencereden uzaklasarak, uzun adimlarla kütüphanenin
kapisina yöneldi. Kafasinda kurdugu gibi bir baslangiç
yapacak, Abbey’de yasayip, burayi tekrar bir yuva haline
getirecekti. Kontlugunun merkezi ve aile agacini tekrar dikmeyi
düsündügü yer burasiydi. Evliligi meyvesini
verip de, bu bos koridorlar yeniden çocuk kahkahalariyla
çinlamaya baslayinca, Ravenhill Abbey de elbette yeniden
canlanacakti.
|